BU BAYRAM KAÇ KİŞİYE KART ATTINIZ?
Yazan: Tansu Usal
Bayramlara dair yeni kuşakların bilmediği güzel âdetlerimiz vardı. Telaş bayrama haftalar kala başlardı. Önce kimlere kart atılacak liste yapılır; üç aşağı beş yukarı sayı saptanırdı. Sonra bayram kartları, itina ile seçilir, dolmakalemle yazılır ve özenle imzalanırdı. Zarflama bittikten sonra sıra postanede kuyruğa girme ve pullama faslına gelirdi. Dilimde hâlâ o eski pulların zamk tadı var… Bu koşuşturma 80’lerin başından itibaren giderek azaldı ve artık neredeyse yok oldu diyebiliriz.
Bayram ziyaretleri mi dediniz? Onlar neredeyse dinozorlar kadar eskide kaldı. Bugünlerde bayram ziyaretleri yerine –özellikle gençler ve çalışan kesimin büyük çoğunluğu başta olmak üzere- pek çok kişi ‘bayram turları’nı tercih ediyor. Yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere ikiye ayrılan bu turların sosyolojik etkilerinin büyük olduğu kesin:â€Bu bayram vallahi size gelecektik ama işte aniden bu İtalya seyahati çıkıverdi, inşallah bir dahaki bayrama görüşürüz, kusura bakmayın…â€
Bir taşla kaç kuş? İster “Biz bayramda yokuz, sakın zahmet edip bize gelmeyinâ€, ister “Bakın biz yurt dışına gidiyoruz, yoksa siz kös kös evde oturup misafir mi ağırlayacaksınız?†diye yorumlayın. Ya da en iyisi, “Bu bayramda sizlerle görüşmeyi ne kadar isterdik ama hay aksi bu seyahat ta durup dururken ansızın şey oldu…†gibisinden mazeretlere inanıveriyormuş gibi yapın. Sevindirin garipleri bayramda. Ne yapalım, âdetler değişiyor…
Yıllar önce Bodrum’daki ilk bayramımda bir de “yerli baklava†ile tanışmış ve bu âdeti çok sevmiştim! Bayram öncesi o ne hazırlıktı öyle; payamlar (badem), cevizler kırılır, susamlar dövülür. İncecik yufkalar açılır, tepsilere güzelce döşenir, düzgünce kesilirdi. Bahçesinde fırını olanlar odun ateşinde, olmayanlar mahalle fırınlarında pişirdikten sonra, evde hazırlanan şerbetler de üzerine dökülünce baklava hazır olurdu. Bayramda konuklara ikram edilir ve ne kadar çok yenilirse yenilsin -şimdiki hazır baklavaların tersine- kesinlikle mideye rahatsızlık vermezdi. Aslında “Ev baklavası†geleneği çocukluğumda İstanbul’da da vardı ama tedavülden kalkalı belki kırk sene oldu. Bodrum’da da bu işten anlayan ve yapanların sayısında önemli bir düşüş gözlemliyorum ya, bakalım bu güzel gelenek daha ne kadar direnecek…
Bir de hatırlar mısınız, bayram öncesi kabristan ziyaretleri vardı. Kaybettiğimiz ama aslında hiç unutmadığımız sevdiklerimiz için onca koşuşturma arasında vakit bulup mezarlıklara gider, dua eder, içimizden onlarla konuşur dertleşirdik… Bu adet belki tümüyle terk edilmedi ama giderek daha az insanın böyle buluşmalara zaman ayırdığı da bir gerçek. Bodrum’da yaşamaya başlayalı neredeyse yirmi sene oluyor. Burada tanıyıp burada toprağa verdiğim dostlarımı anımsadım birden. Çoğunu -belki de hepsini- tanıyor olabilirsiniz…
Saynur Gelendost da artık yok!
90’ların hemen başıydı galiba. Bir akşamüzeri Bodrum marinaya (o zamanki adı Turban Marina) yürüyorum. Baktım Saynur Abla (Gelendost) kızlarını (Bodrumlu Gönüllüler grubunun hanım üyeleri) toplamış, Tepecik Camiinin yanındaki kaldırımda eğilmişler, ellerinde denizden topladıkları küçük taşlar, bir şeyler yapıyorlar. “Kolay gelsin, hayrola?†diye sorunca “Sevgi Yolunu bitirmeye çalışıyoruz. Yarın İstanköy’den Yunanlı konuklarımız, sanatçı dostlar ve çocuklar geliyor. Barış adına bir şeyler yapalım dedik, işin yoksa bize yardım etsene Tansu†deyiverdi rahmetli.
Yine 90’ların başında bir kış günüydü. Ortakentte bir bahçede Tony (Marciniec), ben, eşim Şükran ve Çavuş Dayı (Kaptan Mehmet Dargan), hep beraber sohbet edip mandalina yiyorduk. Hani “nur yüzlü†derler ya, işte öyle pırıl pırıl bakar, gözlerinin içi her zaman gülerdi Çavuş Dayının. Sohbet esnasında rahmetli durup dururken, “Ben hayatımda ilk otomobili İtalya’da gördüydüm†deyiverdi. Şaşırmıştım. Çavuş Dayının o zamanlar Bodrum’un en yaşlı kaptanı olduğunu biliyordum. Hatta ileri yaşına rağmen hâla ara sıra İstanköy’e giden feribotlarda kaptanlık yaptığını da kendi söylemişti. Ancak İtalya’ya kadar gitmiş olabileceğini doğrusu hiç düşünmemiştim.
Mustafa Usta ve klasik müzik hayranlığı…
Daha ilk karşılaşmamızda eksantrik bir kişiliği olduğunu hemen anlamıştım Mustafa Ustanın (Karaca). Bodrum’a yerleşeli ve turizmde çalışmaya başlayalı henüz birkaç gün olmuştu. Bir iş için acenteye gelmişti, tanıştırıldık. Giydiğim hırkayı işaret edip “Karaca’dan değil mi?†diye sorduğunda çok şaşırmıştım. Bodrum’daki bir garip elektrik tamircisinin Beyoğlu’ndaki ünlü Karaca mağazasının adını bile duymuş olabileceğine hiç ihtimal vermemiştim.
Tulumbabaşındaki evine ilk gittiğim akşamı hâlâ unutamıyorum: Haber vermemiştim, sürpriz yapacaktım. Kirada oturduğu küçük evinin sokağa bakan penceresinden ışık geliyordu, cam da açıktı. İçeri baktım, yerde tahta bir sofranın yanına bağdaş kurmuş, sigarası ağzında, kangal cinsi köpeği ile beraber videodan “Kuğu Gölü†balesini izliyor.
Beni fark edince çok sevindi, hemen içeri buyur etti. “Bu kaset Moskova Devlet Orkestrasının, sen bunu bir de Londra Filarmoniden dinleseydin… Yarın akşam gel, onun da kasedi var seyrederiz. Bak farkı gör o zaman…â€
Rahmetlinin tek kötü alışkanlığı sigarasıydı. Çakmağını sanıyorum günde bir kez, o da sabah ilk sigarasını yakarken kullanırdı. Ondan sonraki sigaralarını hep ard arda, bitenle yenisini yakarak büyük bir keyifle tüttürürdü. Bodrum’da onu tanımayan yoktu; ama gerçekten anlayan varmıydı bilemiyorum… Toprağı bol olsun.
Vaktinizi daha fazla almadan bu seferlik kabristan ziyaretimi burada bitiriyorum. Yoksa sizlerle paylaşmak istediğim daha nice dostluk öyküleri var… Şimdi hepsi rahmetli olan, Gürkan Erertem, Hamdi Giz, Öktem İren, Demir Duru, Irvin ve Roma Preis, ve daha niceleri…
